Bir Zamanlar Osmanlıydık...

7/11/2009

Sevgi şifadır ...




Seni koydum yüreğime ,
Artık ne sıradan bir aşk ,
Ne de geçici sevgi alamaz yerini.
Veremem sana olan sevgimi hiç kimseye
Ben yıllardır yanarken hasretinle;
Olurda bir gün, bir gün değer verdiklerimin
En başında yer almanı hayal ederken
Şimdi; değerlerin en değerlisi ve sevgilerin en yücesindesin, Sevgili.

Nasıl sunabilirim sana açtığım bu aşk kapısını bir başkasına?
Sen ki huzur veriyorsun her ağlayışımda bana,
Sen ki rahatlatıyorsun benliğimi her anışımda seni.
Dertlerim sevinç oldu bana, senin çektiğin çile yanında
Derdimi unutuyorum ey Sevgili!
Her anışımda seni
Seni sevmek bu kadar tatlı, bu kadar güzelken
Başka aşklarda işim ne...

Dostum sensin, yarim sensin şimdi bana.
Ne sahte dostlar gibi sırtımdan vuruyorsun
Ne sahte aşklar gibi vefasız çıkıyorsun
Sen beni büyük bir rahmetle kucaklıyorsun.
Geceler boyunca sana ağlıyorum;
Göz yaşlarım aktıkça seviniyorum, çünkü ben başkasına değil
Sana ağlıyorum!!!

Hiç ağlarken bu kadar sevinmemiştim, ey Sevgili!
Sevinç göz yaşları, hasret göz yaşları bunlar, hasretim sana şimdi,
Nasıl toprak susarsa suya, bende toprak gibi susadım sana.
Sen ki ümmetine feda ediyorsun sevdiklerini!
Fatıma, Zehra, Hatice, Kübra, Hasan ve Hüseyin’im
Feda olsun ümmetime diyorsun...
Ne cenneti, ne Burak’ı ne de Mahmut makamını
İstemem ümmetim olmayınca diyorsun...

Ey Sevgili! Senin ümmetin bunlara layık değil ki,
Sevdiklerini feda ettiğin bu ümmet; nasıl şefaatini bekleyebilir ki?
Bizler! Acizane kullarız, şefkatine muhtacız.
Gün değişti,mevsimler değişti,insanlar değişti
Artık çağdaş yaşantı varmış bu zamanda
Ümmeti için onca çile çeken, göz yaşı döken Habib’i
Örnek almak yok şimdi,
Körpecik yürekler perişan, gençler neyin mutsuzluğunu yaşıyor
Onu bile bilmiyorlar; seni sevmek ayıp geliyor şimdi ki çağa
Senin hayatını yaşamak, hem de hiç eksiksiz yaşamak var şimdi,
Bunu yaşatmak; gelecek nesillerde bu yaşantıyı görmek var.
Seni yürekten sevmek var şimdi.

Ben sana aşığım ya Rasulallah!
Başka aşk istemem gönlümde; göz yaşlarım sana aksın,
Sözlerim seni söylesin, ahlakım senin ahlakın olsun!
Şimdi güllerde solgun, senin hasretinden susamışlar suya!
Sana kavuşmayı günbegün arzuluyorum ey Sevgili!
Bitsin artık benim dünya sürgünüm...

Seni sevmek var şimdi;
Körpecik yüreklerde seni sevmek,
Gelecek nesillerde seni sevmek,
Bu zamanda seni sevmek, var şimdi...


ALINTI . . .

7/11/2009

Zilhicce ayı ve fazileti ...

Bismillah.Elhamdülillah.Allahu teala hazretlerine binlerce hamd ve resulu hz Muhammed (SAV) 'e salatu selamlar olsun.

Ramazan bayramından sonra kısmetse kurban bayramını ihya edeceğiz.

Zilhicce ayı,umumi afv ayıdır.zilhicce ayı,bir babanın evladı ile tabi tutulduğu imtihanı kazanması demektir.zilhicce ayı,mekke ye giden hacıların ,geçirdikleri sıkıntılı ve meşakkatli ibadetin bitmesi demektir.bu ay o kadar faziletli bir aydır ki; peygamberimiz bu ay hakkında şöyle buyurmuştur;

"Allah indinde zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur.bu günlerde tesbihi (subhanallah), tahmidi (elhamdülillah), tehlili (la ilahe illallah) ve tekbiri( allahu ekber) çok söyleyin." bir başka hadislerinde peygamberimiz buyuruyor ki;

"Allahu teala ,ibadetler içinde zilhiccenin ilk on gününde yapılanları daha çok sever.bu günlerde tutulan bir gün oruca,bir senelik oruç (nefile oruç) sevabı verilir.gecelerinde kılınan namaz, kadir gecesinde kılınan namaz gibidir.bu günlerde çok tesbih ,tehlil ve tekbir ediniz."

konu zikir mevzusuna gelmişken bazı noktalara değinmeden ,sırada ki hadisi nakletmek istemiyorum.zikir, sadece allahı anmaktır.eline tesbih alıp,dilinle zikretmen yetmez,kalbin ve aklında dilinin söylediklerine katılacak.aksi taktirde dilin
Allah derken, kalbin ve aklın başka işler peşine düşerse senin durumun papağanın durumuna benzer.inşaallah allahı anarken ,kalbimizi ve aklımızı da o zikirle dolduralım .bir ayettin mealinde şöyle okudum.allah buyuruyor ki;beni zikredin ,bende sizi zikredeyim.yani siz beni dünyadayken anın,ben de sizi mahşerde en sıkıntılı anınızda yardımcınız olayım.zira allah dilemedikten sonra kimse günahkar kullarına şefaat edemez.allah bizlere rahmetiyle muamele eylesin.dilimizi de zikriyle ıslak eylesin...amin

peygamber (SAV) efendimiz buyuruyor ki;"zilhiccenin ilk on gününde oruç,bir yıl oruç tutmaya.bir gecesini ihya etme kadir gecesini ihya etmeye bedeldir." inşaallah bu zilhicce ayında bu faziletli amelleri yapmak hepimize (ümmeti muhammede) nasip olsun.başka bir hadislerinde efendiler efendisi buyuruyor ki (SAV)" zilhiccenin ilk on gecesi içinde yapılan her amele,700 misli sevap verilir."başka bir hadiste de
"bu günlerin her biri 1.000 güne arefe ise 10. 000 güne (faziletle) eşittir.

tabi ki bu kadar fazileti bildiren hadisleri rivayet ettim ama,iş sadece oruç tutmak ve gecelerinde nafile ibadetler yapmakla bitmiyor.kötü huylardan arınmaya çalışmak,güzel ahlaklı olmaya çalışmak,topluma yararlı ve etrafına zararsız insan olmaya çalışmak gerekir.aksi taktirde bir taraftan ibadetler yapıp sevapları toplarsın torbana,öbür taraftan falancayı gıybet edersin,torbayı deldirirsin topladığın sevapları saçarsın yola.yarın mahşer meydanında defterin eline verildiğinde bakarsın ki; yaptıkların yok.gıybet ettiğin adamda bakar ki defterine yapmadığı halde sevaplar yazılmış .biri yan gel yat yapıyordu.öteki durmadan ibadet ediyordu.dilini tutamadığı için bütün emekleri boşa gitti.allah muhafaza.

peygamberimiz uyarı niteliğinde olan şu hadisiyle de bizlere buyuruyor ki (SAV)," bu 10 günün hayır ve bereketinden mahrum kalana yazıklar olsun"inşaallah mahrum kalmayız arkadaşlar.bu zilhicce ayında ,bu güzel amellerden mahrum kalmayalım.10 gün sıkın dişinizi,teşbihte hata olmasın.ey allahın kulları..üzerimizde dolaşan karabulutlarını ancak ve ancak hz Muhammed (SAV) in sünnetine sarılaraktan dağıtabiliriz.

zilhiccenin 1 ile 10. a kadar "leyali-i aşere" yani 10 mübarek gece ismi verilmiştir.hacca gidemeyen müminlerin bu günlerde oruç tutmaları çok büyük fazilettir.kurban bayramından evvel 9 gün oruç tutmalı 10. günü kurban kesilinceye kadar bir şey yememelidir.şimdi bi kaçda faziletli amel naklettikten sonra makalemi inşaallah sonlandıracağım.

zilhicce ayının birinden onuna kadar her gün sabah namazlarından sonra
10 salavatı şerife
(allahumme salli ve sellim ve barik ala seyyidina muhammedin ve ala ali seyyidina muhammed)
10 istiğfar;
(estağfirullahel azıym.el kerim.ellezi la ilahe illa huvel hayyel kayyume ve etubu ileyk. ve neselühüttevbete vel mağfirete vel hidayete lena innehu huvettevvaburrahıym.)
10 tevhid
(la ilahe illallahu vahdehu la şerike leh.lehul mulku ve lehul hamdu yuhyi ve yumit.ve hüve hayyun la yemutu bi yedihil hayr ve hüve ala külli şeyin kadir)


Mustafa Özşimşekler

4/11/2009

yüreğime misafir ol ...



Yüreğime misafir ol Efendim!!!
Bir gece yüreğime misafir ol...
Yüreğimin kapılarını açacağım sonuna kadar.
Yeter ki gel derken sana, utancımdan göz yaşlarımı saklamayayım.

Ayağının tozunu gözüme sürme diye çekeceğim,
geldiğin gün yerdeki tozları toplayarak...

Biçareyim, nâçarım ve Senden uzağım Efendim...
Gözlerim gözlerine hasret gözleri arıyor sokaktaki gözlerde!..
Yüreğim, Sana sevdalı yüreklerle dost olmak için çırpınıyor!..

Nereye baksam, neye uzansam feryatlar geliyor çevremden.
Bütün serzenişleri sineme çekiyorum. Senin şu sözünle
“Sabır, musibetin ilk şokunu yediğin zamandır.”
Sevgin için sükut ediyorum.

Nurun için, rızan için...

Ve bunlara rağmen yüreğime konuk olmanı bekliyorum bir gece...
Kararmış bir yüreğin, ölmüş bir ruhun son arzususun Sen.
Donmuş ve buğulu gözlerimin umudusun Sen...

Sen herşeyimsin…
Geçmişim, geleceğim ve istikbale ait hülyalarımın GÜLÜSÜN...

Gül koklamaya utanır, Gül lafzını söylemeye çekinir oldum.
Her gülü Senin sevginle kokladım...

Ey Güllerin Sultanı!

Kanayan yüreklerin merhemi.
Donuk bakışlarımın rengi.

Gönlümün tesellisi...

Ve kararmış bir yüreğin son arzusu...
SEN! Bir gece yüreğime misafir ol Efendim...
Yüreğimin kapılarını açacağım sonuna kadar !!!... 

Alıntıdır

 

Haydi aşk ile çek bir salavat....

Allahümme Salli Alâ Seyyidinâ MUHAMMED...

 

    

4/11/2009

Suskunluğun misafiri olmaktan haz alıyor yüreğim!...

Musalla taşındaki cesedin suskunluğu kadar suskunum!
Konuşmalara küstüm! Gemilerim artık kendime yol alıyor.
Her zaman her yerde her istenileni anlatamıyorum.
Kime, neyi, nasıl ispatlayacaksın! o halde suskunluğun elini tutuyorum.
Merhem tutmaz öyle yaralarım var ki! Konuşamıyorum..
İçime atıp susuyorum.
Kurşun geçmez şartlanmış beyinlere söz geçiremiyorum.
Sayfalarca susuyorum.
Kelimelerimin dinlenmeye en çok muhtaç olduğu anlarda,
Beni anlayacak bana derman olacak birini aradığımda,
O çok (boş) konuşanlar kaçıyor.
Sokağımın gece yarısı suskunluğa terk edildiği gibi,
Bende yüreğimi suskunluğun kucağına bırakıyorum
Konuştuğum zaman mahkûm,
Sustuğum zaman zanlı muamelesi görüyorum.
Ne yapacaksın, kime gideceksin...
Anlamsız konuşmalardan kendime sığınıyorum
Zor olanı tercih ettim sustum...
Boğazıma dizilmiş sözcükleri söylemeden, haykıramadan, içime atarak
Bir bilseler susan birinin gözlerinde çuvallar dolusu kelime olduğunu,
Ve yine bir bilseler söz tükenmişse en güzel cevabın susmak olduğunu
Tarif edemediğim acıları,
Hayal kırıklıklarımı susuşlarımla örtüyorum.
Yüreğimin en ücra köşelerine inen zehirli oklardan
Canım çok yandı!
Konuşursam;
Kırmaktan, kırılmaktan
Gözyaşlarımı tutamamaktan
Kelimeleri yan yana getirememekten
Yaralı kelimeler sunmaktan korkuyorum.
Geri alınmayacak kelimeler adına; ağzımın sürgüsünü çektim!
Şuan boğazımda düğümlenen kelimeleri çarmıha germekle meşgulüm
Sustum!!
Ben sustukça suskunluğumun üstüne düşman gibi sözcükler yağsa da
İncitseler de beni, artık vakit susma vaktidir
Korkup kaçtı,
Suçunu kabul etti,
Haksız olduğunu kabullendi diyecekler
Desinler..Dudağım mühürlü!
Duygularım susuşlarımda saklı kalacak.
Yıllardır biriktirdiğim hiç kullanılmamış kelimelerimi
Devren satılığa çıkarıyorum. İlan verdim!
Alan olmazsa kalbimin morgunda biriktireceğim...
Sahi, her susan haksız mıdır?
Belki de her Suskunluğun arka planında ciltler dolusu anlamlar vardır.
Kim bilir!
Ve bir gün Söylenmemiş cümlelerimi zulama koyup gideceğim bu şehirden
Varsın kaçtı desinler...






ALINTI . . .

28/10/2009

Molla Gürani Hazretleri ...

1440’lar filandır. Hani II. Murat Hanın hüküm sürdüğü yıllar. Devrin alimlerinden Molla Yegân hacca gider. Dönüşünde Kahire’de mola verir. İlim meclislerine katılır. Üç beş gün de olsa, dağarcığını doldurmaya çalışır.
İşte bu sohbetlerden birinde, genç ama heybetli bir âlim dikkatini çeker. Az konuşur, öz konuşur. İfadeleri sade, ama sağlamdır. İnsanların zor kavrayacağı mevzulardan konuşur, ama onu çocuklar bile anlar. Tek cümleye ciltleri sığdırır sonra. Söz ona geldiğinde cemaat taş kesilir, nefesini tutar. Edeple hisse kapmaya bakarlar.
Molla Yegân bu vakara, bu heybete aşık olur. Çıkışta cesaretini toplayıp yaklaşır, “Senin” der, “Buralarda zayi olmana dayanamam. Eğer ilminin kıtalar ötesinde yankılanmasını istiyorsan, hiç düşünme, gel benimle!”
Genç âlimin dünyalıkta gözü yoktur. Ancak “hizmet!” denilince akan sular durur. Hem böylesine samimi bir teklife nasıl “hayır” denir ki?
Molla Yegân İstanbul’a varınca sultanı ziyaret eder. Murat Han lâtifeyle takılır: “Bize oralardan ne getirdin?”
Molla Yegân “Öyle bir âlim getirdim ki sultanım.” der, “Tarifi gayri kâbil, meğer ki tanışsanız gerek!” Padişah merakla sorar:
-Nerede?
-Dışarıda efendim.
-Aman ha, bekletmek ne haddimize.
Ve buyur ederler. Mübareğin önce gölgesi düşer eşiğe. Sonra dağ gibi bir adam girer. Başı adeta tavana değer, esmerdir. Sarığından taşan saçları heybet verir ona. Sakalı simsiyahtır, hatta siyah ötesi. Ama dişleri inci incidir ve gözleri ateş gibi. Mütebessimdir, lâkin düğme ilikletir insana. O koca koca ağalar, vezirler toparlanma ihtiyacı hissederler. Sükûtu Molla Yegân bozar. “İsmi Ahmed bin İsmail efendim” der. “Ama Araplar onu Molla Gürani diye tanırlar. Suriyelidir.” Murat hanın içi ılıcık olur, bu âlime kanı kaynar. Önce Hüdavendigar medresesine tayin eder, ardından Yıldırım Medreselerini de ona bağlar. Zaman Molla Yegân’ı haklı çıkarır. Bu kutlu ocaklardan pırıl pırıl âlimler yetişir ve diğerlerine fark atarlar. Öyle ya Molla Gürani’de okumak bir ayrıcalıktır.

ZOR ŞEHZADE

Şehzade Mehmet (Fatih) çok zekidir, ancak ele avuca sığmaz. Derslerini bellemekte zorlanmaz, ama hiç çalışmaz. Hele ezberle işi olmaz. Çok hocada okur, ama tamamını yıldırır. Zaman zaman öğretmenlerini makaraya alır.
Hatta bir keresinde hocasını durdurur:
-Aman efendim, ne yapıyorsunuz? der.
-Anlayamadım?
-Mermere basıyorsunuz!
-Eee ne var bunda?
-Az evvel okuttunuz ya hocam. Meryem Validemiz İsa Aleyhisselam’ı taş üstünde getirmedi mi dünyaya. Öyleyse mermere hürmet gerek.
-Ya... Öyleyse çıkar bakayım çorabını.
-Niye hocam?
-Bilmiyor musun aynı Meryem validemiz. İsa Aleyhisselamın beşiğini de yün ile örttü. Öyleyse örgüye hürmet gerek.
Ama bütün hocalar böyle hazır cevap olamazlar. Mehmed bir padişah oğludur ve kendisi istemedikten sonra kimse diz çöktüremez ona.
Murat Han sıkıntının farkındadır. Evet Molla Yegân, Molla Fenâri, Molla Ayas muhteşem âlimlerdir. Ancak bu haşarı şehzadeyle uğraşmak, on medrese yönetmekten zor olmalıdır. “Acaba onu kim yola getirebilir?” diye düşünürken Molla Gürani’nin siması belirir gözünde. O ana kadar nasıl da aklına getiremediğine şaşar. Tabii, öyle ya. Dudaklarına alaycı bir tebessüm yayılır. “Hadi bakalım” diye mırıldanır, “Şimdi derslerini kır da, göreyim seni”

SENİ ÖYLE BİR DÖVERİM Kİ!

Padişah Molla Gürani hazretlerini yollarken “Eti de senin” der, “kemiği de. O bundan böyle senin oğlun. Var bildiğin gibi işle!”
Mübarek Manisa’ya vardığı saat, şehzadeyi derse çağırır. Uşaklara bile itibar eder, ama geleceğin sultanını görmezden gelir. Talebesine sıradan biri gibi davranır ve “Otur!” der, “Hayır oraya değil, şuraya!” O güne kadar emretmeye alışan şehzade şaşakalır. Belki de hayatında ilk kez diz çöker. Molla emsileyi açar ve emreder: “Darabe (Dövmek) fiilini çek bakayım!” Fatih fiili kafasına göre çeker. Çat pat bir şeyler söyler işte. Molla Gürani’nin kaşları yıkılır, kafasını “olmadı” gibilerden sallar, bakışlarıyla azarlar. Sonra üstüne basa basa fiili çeker ve sesini yükselterek misallendirir: “Döverim, seni döverim, seni öyle bir döverim ki!...”
Fatih ağlamaklıdır. Dudakları uçuklaya yazar. Korkudan sesi titrer. İçinden son cümleyi tekrar eder. “Darabtühü cidden şediden.” İnanın döver mi döver. Bundan böyle saray halkına rezil olmak da vardır işin içinde.
Şehzade artık geceleri ödev yapmaya başlar ve ezberlerini aksatmaz. Daha doğrusu aksatamaz. Ama gün gelir ilmin tadını alır. Eski haşarılıklarından utanır. Çok değil üç beş ay sonra bambaşka biridir o. Molla Gürani hazretleri “Arabi ve Farisi bilmek yetmez” der, “Düşmanlarının da lisanını öğrenmelisin!” Nitekim Fatih Latince, Sırpça ve Rumca öğrenir. Hem konuşur hem yazar.
Ardından “kafirdir” demez, Şehzadeyi İtalyan asıllı Anconal Giriaco’nun önüne oturtur, Avrupa tarihini okutturur. Dahası neme gerek dedirtmez, aritmetiğe, geometriye, astronomiye zorlar. Hepsi bir yana ufkunu açar. İnanç aşılar. Eğer istenirse gemilerin karadan, kağnıların sudan yürüyebileceğine inandırır.
Bir ara Manisa’ya gelen Sultan Murat, oğlunu tanıyamaz. Fatih görünüşte çocuktur, ama çok olgundur. Ufku geniştir sonra. Hedefleri, ideâlleri vardır. Ki İstanbul bunlardan biridir sadece. İşte belki de bu yüzden tahtını düşünmeden bırakır ona.
Sultan Murat Molla Gürani’ye şükranlarını sunarken kelime seçmekte zorlanır. Hatta gözü kapalı vezirlik teklif eder. Mübarek boş versene gibilerden omuzunu silker. “Onu isteyene verin Sultanım” der, “Yıllardır bu makama ulaşmak için çalışanları kırmayın. Dostlarınızdan olmayın sonra!”
Ancak kadılığı reddetmek gibi bir şansı olmaz. Nitekim bir müddet devlet erkânıyla çalışır. Ancak fırsatını bulduğu an ayrılır, apar topar Kahire’ye döner. Belki de vebâlden kaçar.

HASRET

Mısır Sultanı Kayıtbay Molla Gürani hazretlerinin kıymetini iyi bilir. Kahire ne zamandır bu gür sese hasrettir ve Mısırlılar onu ne kadar özlediklerini anlarlar.
Fatih hocasının Mısır’a döndüğünü duyunca yıkılır. İşte tam o günlerde de koca devlet kalmaz mı eline. Şimdi kolu bacağı kesilmiş gibidir. Ona öyle çok, ama öyle çok ihtiyacı vardır ki. Bu güçlü ses yanında olmadan ideâllerine kim inanır? Hem ne kadarını gerçekleştirebilir ki?
Hemen alır eline diviti, Kayıtbay’a bir mektup yazar. Ağlamaklı bir üslupla hocasını ister.
Kayıtbay Molla Gürani Hazretlerine hem haberi iletir, hem de “Gitmeyin hocam!” der, “size ne vâad ediyorsa, fazlasını vereyim!”
Molla Gürani acı acı güler, zor duyulan bir sesle “Sizin veremiyeceğinizi vâad ediyor” der, “Evlatlık!” Ardından “ Müsaade edin gideyim” der, “Benim yüzümden aranıza husumet girmesin.” Fatih Molla Gürani Hazretlerini görünce çocuklar gibi sevinir. Hocasına eserlerini rahatlıkla yazabileceği mekânlar sağlar, ardından Şeyh-ül islamlık makamına getirir.
Aradan yıllar geçer. Fatih her sultana nasip olmayan zaferler kazanır. Çağlar açar çağlar kapar. Şimdi ayakları yere sağlam basan bir imparatorluğu vardır. Etrafında usta askerler, bilge vezirler ve güçlü sanatkarlar dolanır. Dahası bütün dizginler elindedir artık. Ama en şaşaalı günlerinde bile Molla Gürani hazretleriyle karşılaşınca dizlerinin bağı çözülür. Adımlarını şaşırır. Zira mübarek ona cihan padişahı gibi değil Manisa’da ders okuyan haylaz şehzade gibi davranır. Yanlışlarını evirip çevirmeden söyler yüzüne.

SARAYDA İŞİM NE?

Osmanlı sarayında sıradan hadiseler bile birer törendir. Bırakın divan ve elçi karşılama faslını, padişahın oturması kalkması, yemesi içmesi dahi merasimdir. Ancak Molla Gürani Hazretleri kurallara itibar etmez, ama mevcut düzeni çiğnemek de istemez. Sırf bu yüzden ayağını atmaz saraya. Ama bir arefe günü Fatih “Sizinle bayram başka güzel. Teşrif ederseniz bu fakiri sevindirirsiniz” diye haber yollar. Molla Gürani hazretleri saray ulağına garip talebeleri gösterir.
“Biz bayramı bunlarla birlikte yapmayı düşünüyoruz” der, sonra elini umursamaz tavırlarla sallayıp “Hem bu yağmurda çamurda sarayda işim ne?”
Fatih mâhzun olur. Çocuk gibi içini çeker, “Hâlbuki” der, “biz onların gelmesiyle bayram yapardık, bilmezler mi?”
Mübârek bunu hissetmiş olmalı, ansızın çıkagelir. Ancak alkış, şiir, methiye, mehter, nevbet fasıllarına aldırmaz bile, bahçeyi atıyla geçerek bütün kaideleri alt üst eder. Belki de lisan-ı hal le “Gururlanma padişahım” der, “senden büyük Allah var!”

HAYIRLI SON

Molla Gürani Hazretleri dünya makamlarına rağbet etmez, ancak gençleri yükselmeye teşvik eder. Nitekim gün gelir müderrisliği de bırakır ve mütevazı dergahında bildiği usullerle talebe yetiştirir. Özellikle kıraat (Kur’an-ı Kerim’i doğru okuma) üzerinde çok durur.
Büyük Veli gecelerini ibadetle geçirir ve gündüzleri daima oruçludur. Döner dolaşır ölümü anlatır ve ona hazırlanır. Nitekim bir gün talebelerini toplar. “Şimdi!” der, “üzerinizde olan hakkımı ödeme zamanıdır. Açın bakayım Yasin-i Şerifi!” Genç mollalar onun son yolculuğa çıkacağını anlar ve çok ağlarlar. Molla Gürani her zamanki gibi sakin ve mütebessimdir ama bir başka heybettir belirir yüzünde. “Beyazıd’a söyleyin âdalet üzere olsun, insanları himaye, beldeleri muhafaza etsin!” buyurur. “Namazımı bizzat o kıldırsın ve borçlarımı (aslında borcu yoktur) sahiplensin. Size vasiyetim şudur ki: Beni garipler gibi defnedin. Mezarıma ayaklarımdan çeke çeke sürükleyin!”
Beyazıd Han hem vasiyyete, hem de edebe riayet etmek ister. Onu yine çeke çeke sürüklerler, ama zarif bir hasır üstünde.
Millet caddesinden gün boyu otobüsler tramvaylar geçiyor. Topkapı’ya, Eminönü’ne milyonlar akıyor. Ama Molla Gürani hazretlerinin kabrini bilen o kadar az ki. “Hani” diyorum Fındıkzade yolumuzun üstü. Hiç değilse geçerken bir fatiha okusak. İnanın buna ondan ziyade bizim ihtiyacımız var. Allah-u teala böylesi bir gönül ehline nice şefaat izni verir bilemeyiz. Ama olur ya, belki o dehşet gününde bizi de hatırlar... Kim bilir? ...

« Önceki — Sonraki »