Seni unuttuğumu mu zannettin de nefsimi ezdin ? Ezilirken bir cümle âlem düşecekti gece avluma. ‘ iyi... Allah(celle celalüh) istediğine kavuştursun...’ der gibi...
Bu duâyla şeytanım nefes nefes kıskanacaktı...
Bu temenniyle mezarım yerinden fırlayacaktı. Bu ağıtla gönlüm benden içre benden kendine gelecekti de yazacaktı…

Kalbime dokundun ey cân yüreğim ! Beni zârı zârı ağlattın...
Elemim- kederim- beterim şahlandı ve geldim karşına. Beni dinleme keremcânını göstermen senin o yüce şânındandır...
Ben ağlarken birisi sanki peydâ oldu. Anlatmaya başlamıştı…

Öyle gönüller var ki cehhenneme giderken geriye bakarlar...
Onlara o öldürücü azab gelirken ’ acaba beni buradan çıkartan olur mu ?’ deyip geriye bakanlar olsun...

İsterse cennete giderken bile ‘gönül’ dediklerine yandıkları ve merhamet ettikleri için geriye bakan canlar olsun. Ben bir şey fısıldamıştım geçen akşam kulaklarına...

Biliyorum canını acıttım. Ve biliyorsun vatanımı ağlattın. Allah(celle celalüh)’ı (c.c) isteyen, gönülleri sevmeseydi …
‘Sevmek’ aşkın ilk durağı. Varsın dünyada kalsın. Ancak ‘sevilmek’ aşkın âlâsı...

O da ukbada şahlansın…

Eğer kalem elimde kalsaydı… Eğer ağıdım sende olsaydı…
Eğer güneş sende doğsaydı… Eğer kamer bende olsaydı…

Eğer... Lev… ‘Lev edrii’ dedim... Lev edrii ! Kelimâtın perdesi yırtılsaydı alimâllah mürekkeb yağardım ! Ne perde, nede gönlümü alev alev şahlandıracak bir yerdeyim.

Ne mezarda nede onun bir üstündeyim. Ne mezarım, nede taşım.
Ne toprağım nede onun küçüğü ğubârım. Ben adını silbaştan edip bidâyetten başlayamamış bir Afyonî serseriyim ! Kâh şimâlde, kâh cenûpta, kâh garbda, kâh şarkta deli dîvâne gezinenim…

Susuzum... Açım… Uykusuzum… Yorgunum… Senin gönül kapından merhamet dilenirim eğer geriye dönüpte bakamazsam...
Eğer bir daha kalemi elime alamazsam senin yüce meclisinden merhamet dilenirim.
Eğer bu satırlara düşenler son kelimâtım olacaksa senden helâllik dilenirim...

Senin gönül hânedânın benim ufkumda hep bayraklaştı. Bunda kimsenin şüphesi dahi olamaz...

Izdırap doluyken, sesim yer oldu tizden geldi, yer oldu kuyudan geldi. Kâh dağdan, kâh bağdan geldi. Kâh ovadan, kâh buradan...

Ben kendimi takipsiz îlân ettim. Zira kendimi takip edemez oldum. Söylediklerimi- düşündüklerimi târif edemez oldum. Karabasan hafakanı gibi bir hâl bu…

Eğer, ben seni üzdüysem sen benim nesîmi derimi yüz ! Fırlat beni yırtlanların-yılanların içine! Uçur boynumu kılıcının keskin yanıyla !
Ağlat gözlerimi gönlünün en can alıcı diliyle… Kırılmadım. Ancak kıvrım kıvrım kıvrandım. Bir sağa baktım.

Bir sola! Kâh gözlerimi yerlerde aradım. Kâh aradığımla gözlerimi göklerde sandım. Tövbemi kâh geride unuttum. Kâh ileriye sakladım. Kâh af dilendim….

Kaderine ne haberler saldım. Fısıltılarımı ülkene azgın azgın salarken ben burada inan baygındım.
Ne söylediğimin farkına varmadan söyledim. Duyduklarımın farkına varmadan…. Duyuldukları gibi….

Anladım ki Zât-ı İlâhi ne kıtaplara sığar nede mürekkebe. O Lâ Mekândır...
O Lâ Zamandır. Âlim Allah(celle celalüh)’ı (c.c) duyandır (çalışandır). O İlâhi ilmi tadandır. O “Lezzeti” kan damarlarında dolaştırandır âlim...

Alim Allah(celle celalüh)’ı (c.c) kalbine sığdırandır...

Senin için kitapları geri çevirdim. Bir tek iltifâtına ne sözler bağladım. Bağladım… Bağlandım...
Elest ânımdaki hallerime kapıldım.Kelam benden olsun da mânâ senden olsun. “Kader” dedik te îmân ettik...
“Keder” dedikte îlân ettik. Eğer aşksız keder olmasaydı mejnunlar “asya bâ sâfâ” çığlık atmazlardı. İyi ki elem var...

İyi ki “Aşk” var. Hamd olsun ki elemsiz “Aşk” yoktur...

Zira elemsiz aşkların sonu yokluktur. Öyle bir “Aşk” ki ne geçmişi kayda geçilmiş nede geleceği tahmin edilmiş...
Fizik, kimya onun sınırsızlığının yanında zerrede bir zerredir...

Öyle bir “Aşk” ki Lâ Yemût…
Lâ Mekân! Lâ Vakt. Lâ …
Öyle bir “Aşk” ki Lâ İlâhe illâllah ! ...

O halde öyle bir “Aşk” için geçtiğimiz yollarda, her çeşidinden elemler tadacaksak sevinelim.
Acı verenler olsada tebessüm edelim.
Sövenler, dövenler olsada gülelim. Biz gülerken ağlayalım. Ağlarken de dünyayı alaya alırcasına gülelim. Meselenin özü burada saklanıyor !

Sakla ! Sözlerimi sözlerinle akla. Ne alkışla ! Nede yargıla ! Gönlümden dökülenleri o candan gönlüne havale et.
Oraya ben gelip zuhur edeceğim. Ne hayallerde nede hayallerden bir geride ! Ben orada gönlüne gözükeceğim.
Sen beni orada karşılarken ben olduğum yere gömüleceğim.
Sefer halindeyken rahmet olan karıncadan kim hesap sorabilir ki ?

Saat gecenin bilmem kaçı…Nasîb değilmiş sohbet içre sohbet olmamız.
Nasib değilmiş O senin sancaktarlık yapmış olduğun bayrağın emniyet yamaçlarında kalmamız.

Nasib değilmiş “Nur” ağabeylerimizle beraber olmamız. Nasib değilmiş o büyüğümüzün huzurunda çağım çağım ağlamamız. Nasib değilmiş müstakîm olmamız. Nasib değilmiş….


Ey Nasiib ! Nerdesin ?!



Nasib yoktu. “Adalette mi yoktu?” diye ne küfürlere girdim ! ‘Merhamet de mi yok?!‘ diye ne şirklere giriftâr oldum.
Hâşâ, yer oldu “akıl denen de mi yok?” diye ne sözler sarf ettim! Sözlerim delhizlerden gelir gibi ellerimi titretir oldular.
Acılarım elest hecesinden süzülür gibi ruhumu inletir oldular.
O hengâmede senin cân gönlünü kırmış olmalıyım.

Ancak sen beni affet. Affet ki kederlerim raksa kalksınlar. Sen merhamet et ki acılarım göğe uzansınlar...

Bana Nur ol ki ben güneşin olayım...
Bana zırh ol ki bende kılıncın olayım. Bana kalem ol ki ilmin olayım. Bana bir söz ol ki kelâmın olayım. Bana bir vefâ ol ki rızân olayım...

Bana bir dost ol ki bende sana hep dost kalayım…
Mekânımızın- hâl-i hazır memleketlerimizin hiç bir kıymeti-hududu olmasın bizde...

Biz birbirimize konuşurken lâ mekân konuşalım...

Birbirimizle görüşürken lâ zaman görelim…

“Lâ… Lâ…Lâ…Ey Lâ… Ey geriden görünürken Elif… Ey Lam-Elif !.............. “ Sukut etmişlerdi. Kimse sesini çıkartamıyordu.

“Selam olsun” diye çığlık atanın cesaretine hasta oldum. Gıpta ettim. Nazarımı nazarına getirmeye çalıştım. Heyhat! Kime ne ! Cesâretimi toparlayamadım. Yıllar oldu…

“Gel” dedin de dâvetini elime alıp gelemedim. Zira öyle bir “davet” intizar ettim ki gelirken yol ağzında karbeyaz yücelere uçmak istedim...
Gelirken seni öyle bir aldatayım ki “dünya dursun afallasın” dedim...

“Gel ! Geeel ! “diye güm güm bedenimi inleten sesler meğer ki bir rüyaymış. Zira uyanıpta gelemedim. “Geliyorum” zannıyla göklere uçacağım günü gözlerime hala kestiremedim...

Öyle bir yolculuk olsun ki şeytana dudak uçuklattırsın...
Yer gök afallasın.Öyle bir seferim olsun ki kendini pâdişah zanneden nefisler ağlasın! Seferimde ki kederlerim Aşk’ıma vasl olmam için rehberlik edeceklerse ne gam! Bana rehberlik eden kederlerim beni Aşk’ıma (c.c) kavuşturacaklarsa sözlerimi burada keserim...


Lâ … Lâ…Lâ… Lâ ilâhe illâllah. Muhammed Rasulullah (s.a.v)!...

Ne mezâr idim…
Ne taş… Ne toprak…
Ben benden içre bir “Hub” olmak istemiştim...
Ne kalem idim, ne kağıt…
Ben benden içre bir “Cân” olmak istemiştim...

Ben …. ben Ben’i (c.c) istemiştim…

Herşey hikâyeden ibâret(miş)! ...

Hudâ’ya (c.c) selâm-et…



iktibas

| Yorum ( yok ) | Yorum yaz!

Acıdan Kaçmak ... | 3/1/2010

İnsan acıyla başa çıkmak için neler yapmaz ki…

 

Bazen acıdan kaçmanın yolu onu inkar etmektir. Öyle sahici inkar ediş biçimleri vardır ki bazen iman ediş biçimleri gibi ihlaslı olurlar. Kişi yok sayar, halı altına süpürür, üstüne bir koltuk dayar, ve çıkıp o koltuğun üzerine oturur, eline bir kitap alır ve tamamen bambaşka bir konuya ilgi duyuyormuş gibi yapar. Aslında tek derdi bir şeyden kaçmaktır. Acıdan…

 Bazen bu bir şeyin yoksunluğu biçiminde tezahür eder. Hayatta hiçbir şey nesneler dahi birbirinin aynı değildir. Aynı görünenler dahi farklıdır, çünkü her an tecelliler yenilenir. Bir tek şey bile iki anda farklı olunca bir şeyi elde tutmak, yahut bir şeyle bir şeyin yerini doldurmak mümkün müdür? Kaçan tutulabilir mi, terk eden döndürülebilir mi? Zaman nehri tersine akabilir mi?

 Oysa tüm ihtiyacınız rahmettir. Bir rahmeti yitirmiş, yerine bir diğerini koyma çabanızdan tekme yemiş olabilirsiniz. O zaman ne yapacaksınız? Başka bir rahmet bulup ilkinin tahtına oturtmak mâtem ahlakına uygun gelmez. Oysa kayıp sahibinin elindeki tek mülk mâtemidir. O zaman yapılacak şey yitiği aynı cinsten bir şeyle değil, başka birşeyle telafi çabasına girişmektir. Bittecrübe biliyorum ki, rahmet hikmetle telafi edilir.

 Hikmet sizden tüm duyularınızı, tüm latifelerinizi, tüm varlığınızı talep eder. Onu almak için herşeyinizi verirsiniz. Hem verecek bir şeyiniz kalmadığı için artık bir şeyini yitirmiş insanın acısını duymazsınız. Hem de tüm enerjinizi teksif ettiğiniz şey sizi farkına varmadan ele geçirir. Böylece tüm letaifinize teker teker ruh üfleyerek size iade eder. Bir de bakmışsınız rahmet yitirdim sanırken aslında rahmet edilmişsiniz, mahrumiyet sandığınızla nimetlendirilmişsiniz. Yok vardan daha iyiymiş de bilememişsiniz. Bunu size söyleyen hikmettir. Hikmet rahmetin işleyişini anlamamıza yardım eden biricik ilkedir.

 Bazen varlığınızı o kadar kırılgan, o kadar sanal, o kadar vehmi addedersiniz ki, “acaba hakikaten var mıyım?” diye denemek istersiniz? Bir yol iyi işler yapmak ve işlerimizin yansımalarına, geri gönüşlerine bakmaktır. Güzel bir söz göylersiniz, karşınızdaki gülümser. Onu güldürebiliyorum demek ki varım, demek bir etkim var, bir gücüm var, bir tesirim var dersiniz. Bazen kırılganlığınız sizi iyi işler yapamayacak kadar takatsiz bırakır, nefesiniz kesilir, varlığınız nazarınızda silinir. O zaman bu kabullenemeyişle dışarı çıkar ve birine tekme atarsınız. Bir adama bağrırı, birine bozuk atar, biriyle hır çıkarırsınız. Birinin sabrını taşırırsınız. Bu ilkinden daha kolaydır, daha az enerji ister. Daha çabuk geri bildirim alırsınız. Bu yüzden karşınızdaki size kıpkırmızı bir suratla tepki gösterirken siz yaramaz bir çocuk edasıyla kıs kıs gülersiniz. Var mışım, beni umursuyorlarmış, derileri o kadar da kalın değilmiş, bak dürtebiliyorum, demek ki kudretim varmış…İyi gelir…

 Bazen de neşeye yapışırsınız, hazza, keyfe, güzelliğe, eğlendirene, eyleyene, oyalayana… Bitmek bilmez enerjinize, esprilerinize, milleti gülmekten kırıp geçirmenize bakan sizi çok mutlu sanabilir. Aslında değilsiniz? Bu sadece bir mutlu olma çabasından ibarettir. Belki dilde gülersem, ve herkes de benimle gülerse, o zaman umulur ki kalbim de güler…Bu numara mıdır? Rol yapmak mıdır? Hayır, bu dua etmektir… Çaba sarf etmektir…Bir gün olur ‘mış gibiler’ hakikate döner, dildeki zikir kalbe kök salar.

 Bazısı da hareket eder, sanki yürümekle, koşmakla, her türlü sportif faaliyeti yapmakla, acıyı terle beraber üzerinden atacakmış gibi hisseder. Bu mümkün müdür? Acı bir vücut atığı gibi atılabilir mi? Yürüseniz yürüseniz ondan ne kadar öteye gidebilirsiniz, koşsanız ne kadar uzağa kaçabilirsiniz. Kaçamazsınız, çünkü o sizinle beaberdir, acı ‘ben’e dahildir. Enenin içinde mündemiçtir. İnsanın sonsuz aczi ile sonsuz emeli arasındaki çelişkinin göbeğindedir. Bu bir korku filmi repliği bir hayalet hikayesi değildir, haza hakikattir. Ne yıldızlarda ne çiçeklerde devası yoktur acının. Çünkü acı bir maraz değildir, bir araz değildir, insanın asli unsurudur. İnsan acı, meşekkat, zorluk içinde yaratılmıştır. Hastalık olmayan şeye deva aramak beyhudedir. Derdin kendisi varlığımız için bir imkandır. Biz acı ile öğreniriz….

 

İnsan acıdan halas olmak için bazen de affeder, ötekini, kendini…

 

Acıya dur demektir affetmek…

 

Acıdan kaçmak öğrenmekten kaçmaktır…

 

Acıdan kaçmak hikmetten kaçmaktır…

 

Acıdan kaçmak rahmetten kaçmaktır…

 

Rahmet acının gözbebeğindedir. Her şey zıddını da içerir. Ancak acının gözüne cesaretle bakanlar onu görebilirler…

| Yorum ( 4 ) | Yorum yaz!

Camii de yaramazlık yaptığı için dayak yiyen bir çocuğu gördüğüm zaman, o dayağı atan koca adamı dövesim geliyor. “Burası ALLAH’ın evi, utanmıyor musun burada koşmaya?” diyerek çocuk döven insanlar “ALLAH’ın evinden çocukları soğutmanın günahını taşıyorlar. Çocuk, “Burası ALLAH'ın evi!” diyen adama “Biliyorum! Burası senin evin değil ki bana müdahale ediyorsun. ALLAH’ın evinde ben çocukluğumu yaşıyorum!” dese, ne cevap verebilir müdahale edenler...
Ayrıca çocukların camide yaramazlık yapmanın günah olduğunu kim söylemiş?
Çocukluğunuzda teravih namazında yaramazlık yapmadınız mı hiç?
Üst katta namaz kılarken, alt kata 99’luk tespih atma cesaretini göstererek, gülmekte güldürmekte keyifli değil miydi çocukken?
ALLAH Resulü olsaydı cami de koşturan yaramazlık yapan çocuklara nasıl davranırdı?
Bir gün, Hz. Peygamber Mescidi Nebevi de Hz. Ömer ve ashabıyla muhabbet ederken, bir bedevi mescide geliyor. Mescidin bir köşesine geçip küçük tuvaletini yapıyor. Bunu gören Hz. Ömer, hemen müdahale edip bedeviye haddini bildirmek isteyince, ALLAH Resulü müdahale ediyor. “Bırak! O cahil. Su dökünce temizlenir orası!”...
Çikolatalı Tevrat
Yahudilerin çocuklarına kutsal kitapları Tevrat’ı çikolata ile sevdirdiklerini okuyunca, yıllardır çocuklara dini sevdirme adına yaptığımız hataları tekrar sorguladım. Bir Yahudi baba çocuğunun önüne Tevrat’ı ilk koyduğunda, çocuğunun ağzına hemen bir çikolata veriyormuş. Çocuğun beyninde çikolatanın tadıyla Tevrat arasında bir ilişki kurdurmak için yapılan bir yöntemdir bu.
“Vay be! Şu Yahudilere bak! Ne yöntemler kullanıyorlar” diye düşünmeden edemiyor insan. Böyle düşünenler için bir hatırayı sizinle paylaşmak istiyorum. Hatıranın kime ait olduğunu hatırlamıyorum. Bir yazarın hatıralarını okurken dikkatimi çekmişti...
“Köye annemi ziyarete gitmiştim. Annem bana sofrayı hazırlarken ben de cam kenarından çocukluk hatıralarımın geçtiği köyümüzü seyrediyorum. Caminin minaresine bakarken, ilk Cuma namazım geldi aklıma. Camdan minareye bakarken anneme “Anne! Çocukken sen bana istersen bugün sende Cuma namazına git demiştin. Bende kalktım Cuma namazını kıldım camide. Daha okula bile başlamamıştım. Cuma namazı çıkışında caminin yanında ki bakkal amca bana çikolata vermişti. Bu o kadar hoşuma gitti ki, keşke Cuma günü gelse de yine Cuma namazına gitsem de çikolatamı da yesem diye düşünürdüm.
İkinci sınıfa geçtiğim yaz tatilinde sen bana oğlum arkadaşlarınla oyun oynarken ara sıra vakit namazlarını da camide kılsan çok sevinirim demiştin. Birgün arkadaşlarla oyun oynarken öğlen ezanı başlayınca öğlen namazını cami de kılayım da annem sevinsin diye namaza gittim. Namaz çıkışı caminin yanında ki bakkal amca bana yine çikolata verdi. Ben o kadar sevindim ki, o günden sonra canım ne zaman çikolata çekse namaza giderdim. Çıkışta da yan gözle bakkal amcaya bakardım. Namazdan her çıkışımda bakkal amca bana çikolata verirdi.
Ben bunları anneme anlatırken annem bir yandan çayımı koyuyor bir yandan tebessüm ediyorudu. Ben konuşmamı bitirince annem; “Biliyorum oğlum!” dedi. Ben şaşırmıştım. Anne sen nerden bileceksin. Ben sana bunu ilk defa anlatıyorum dedim.
Annem; “Oğlum seni ilk defa Cuma namazına göndermeden önce caminin yanında ki bakkala uğradım. Bugğn oğlum ilk defa Cuma namazına gelecek. Namaz çıkışı ona mutlaka bir tane çikolata ver dedim. Çikolatanın parasını da hemen ödedim. Sana vakit namazına da ara sıra git dediğim gün yine bakkal amcaya uğradım. Ona birkaç çikolata parası bıraktım. Bundan sonra oğlum ne zaman camiye gelirse her seferinde ona mutlaka çikolata ver diye tembihledim.
Annem bunlara anlatınca ben hem şaşırmış hem sevinmiştim. Bir öğretmen olarak, Anadolu insanının camiyi sevdirme modelini görmek, bana çok güzel bir yöntem öğretmişti.”...
* * * * * * *
Bu konuyu bir arkadaşımla konuştuğumda bana mahallesinde ki caminin imamından bahsetti. “Bizim caminin imamının da bir dolabı var. Dolap’ta sadece çikolata ve şeker var. Camiye gelen çocuklara sürekli bir şeyler veriyor dedi...

Bunu duymak beni elbette sevindirdi. Ancak arkadaşıma “Sende fırsat buldukça, imkanın oldukça o dolaba bir paket çikolata yada şeker ver!” dedim. Hiç aklıma gelmemişti dedi...

Camiyi çocuklara sevdirmek sadece din görevlisinin görevi değil ki!...

alıntı...

 

| Yorum ( 2 ) | Yorum yaz!

Hayat bana zindan oldu

Yaptığım hata yüzüme kapkara vurdu

Bu kapkara yüzle nasıl dolaşırım bu dünyada

Bu hata nasıl oldu

Ama artık seccademle arama dağlar girdi sanki

Ne eski ben, ben; nede eski ben, ben

eski ben, ben değilim artık

Adım geçtiğinde, Sakın buna aldanmayın

Çünkü araya şeytana uyduğum kör olasıca nefsim girdi

Oysa daha dün, düne kadar

Tecvid değil miydi? çalıştığım,

sizlerle

Cevaplamamış mıydım ALİ- İMRAN süresinin 12’inci ayetini

Ama şimdi kolay mı öyle elime almak KUR’anı Kerimi

Hiç bir şey olmamış gibi kaldığım yerden devam etmek

Nefis işte nefis uydu bir kez şeytana

Ben, ben değilim artık ne yazik ki dağlar girdi araya

Ama hala daha yaptığım hata için bir damla gözyaşı dökmedim

Yazıklar olsun bana

Sanki içim buzdağları ile kaplandı, kaskatı oldu bir anda

Ne körolasıca nefismişsin böyle

Göz göre, göre attın beni her iki dünyada da, Cehenneme

Ve ayırdın beni

Sevdiklerimle ve değer verdiklerimle bu dünyada

Bir anda yıktın beni gömdün kapkara yüzle bu kara toprağa

Kara toprak kabul eder mi? Beni Bu halimle

Ben ne derim şimdi Rabbime

Ve NASIL derim artık Resülüm yanıyorum senin için diye

Ne yaparsam yapayım, olur muyun? eskisi gibi, yürür mü? böyle

Her şey bıraktığım yerden bu dünyada

Kaçmak istiyorum artık, Sessizlik ve sadece kendimle kalmak

Hiçbir şey duymadan bu kara toprak üzerinde,

Ve adım anılmadan yaşamak

Yazık ettim kendime, mavf ettim hayatımı

Bu imtahanı kaybettim bende

Hayat demek ki böyle

Ve artık istemiyorum hiç kimseyi

Sadece sizler benim dualarımda, bende sizlerin dualarında

Kalalım birbiirimizi kabul ettiğimiz şekilde

Sevim K.oğlu

| Yorum ( yok ) | Yorum yaz!

Duadan Ayrılma ... | 1/1/2010




Nerede bir dert varsa deva, oraya gider; neresi alçaksa, su oraya akar...



Yüce ALLAH, üstünlük bakımından gözyaşını, şehitlerin kanlarıyla bir tutmadadır...



Kimin gönlü illetlerden arınmışsa onun duası, ululuk sahibi ALLAH'a kadar varır, makbul olur...


Eğer duada güzel bir nefese sahip değilsen yürü, özü sözü doğru kardeşlerden dua iste!...



Dertsiz dua soğuktur, bir işe yaramaz. Dertli dua ve niyaz, gönülden, aşktan gelir...



Dua ederken O'na kırık bir gönülle el kaldır. Çünkü ALLAH'ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar...



Rahmetler saçan dua kapısını kim vurdu da ona yüzlerce baharla icabet edilmedi?...



ALLAH, yalvarıp yakaranlara ihsanda bulundu mu onlara ihsan ettiği şeylerle beraber, uzun da bir ömür bağışlar...



ALLAH, ne alırsa onun karşılığını verir. Veliler bu sebeple O'na itiraz etmezler...



Bağını mı yaktı? Sana bir bağ dolusu üzüm ihsan eder; yas içinde neşe verir...



O, elsiz çolağa el verir. Gamlara maden olan kişiye neşeli, sarhoş bir gönül bağışlar...



 ALLAH bize yardım etmek dilerse, bize yalvarmak ve münacatta bulunmak meylini verir...



O'nun için ağlayan göz ne mübarektir! Onun aşkıyla yanıp kavrulan yürek ne mukaddestir!...



Her ağlamanın sonu gülmektir. Sonunu gören adam mübarek bir kuldur...




Akarsu nerdeyse orası yeşerir; nerde gözyaşı dökülürse oraya rahmet nazil olur...



Yusuf değilsen bari Yakub ol; onun gibi matlûbuna erişmek için ağla!...



O elbiseyi elde etmek istersen cesedindeki göz çocuğunu ağlat!...



Nerede bir dert varsa deva, oraya gider; neresi alçaksa, su oraya akar...



Bulut ağlamadıkça yeşillik nasıl güler? Çocuk ağlamadıkça süt nasıl coşar?...



Gülmeler, ağlamalarda gizlidir. Ey sâf ve temiz kişi! Defineyi yıkık yerlerde ara!...



Kardeş, duadan ayrılma! Kabul edilmiş, edilmemiş, bununla bir işin yok senin!...




HZ.MEVLÂNÂ (K.S) - MESNEVİ ŞERİF



Derleyen :Hüseyin Köksal ÇINAR


Dualarda buluşmak umudu ile . . .

| Yorum ( 2 ) | Yorum yaz!